

Kentsel Park [;] Otel / Hakan Tüzün Şengün önerisi
İSTANBUL Dergisi , Sayı 57 , Ekim 2006
Oteller Dosyası / Park Otel Üzerine Fikirler
Beyin Fırtınası :
Boğaçhan Dündaralp
Hakan Tüzün Şengün
Sait Ali Köknar
BD : Kent ve özel mülkiyet olma (durumu) arasında sıkışmışlığı ile Park oteli bir ‘ara’ durum olarak tarif ifade etmek sanırım doğru olur. Park otel, sahip olduğu büyüklük, kent içindeki konumu ve duruşu nedeniyle başlayan tartışmalarla birlikte zihinlere kazınmış bir red edilme hali ile hafıza olarak karşı karşıya. Geçmişteki tartışmalar ile düşünüldüğünde zihinlere kazınan bu red edilme durumu bir miras gibi taşınıyor. Genelde ilk değerlendirmede zihinsel bir refleks olarak yapının yadsınmasına sebep olan bu durumun bizler uzağında durarak, onun kendi varoluşu ve potansiyelleri ile anlamaya çalışmak ve onunla mimar olarak yeniden karşılaşmak, kuşkusuz oldukça önemli bir fırsat. Bu karşılaşmayı aynı zamanda kenti okuma ve kavrama biçimimizin bir parçası olarak yorumladığımızı düşünürsek; konuyu bireysel karşılaşmalarımız ve kentsel karşılaşmalar arasında salınarak yapabileceğimizi düşünüyorum.
HTŞ : İstanbul’un bir yapı ile bizi “karşılaştırma” biçimlerinin zenginliği karşısında kentsel mekanı yeniden düşünmek beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri . Özellikle vapur üzerinde geçirdiğiniz zaman diliminde kentsel algının her seferinde başka biçimlerde başka açılar, başka ışık değerleri ile yeniden kurulması bile “öğrenilmiş ölçek” bilgisi ile İstanbul’u anlamayı zorlaştırıyor. Park otel özelinde, kentsel mekanın yeniden kurulması adına ölü bir yapının aslında imtiyazlı özel mülkiyet olarak konumu çok itici iken , bu ölü yapının kentsel kamusal alanının kentin o noktasından fışkırması hiçbir zaman edinemeyeceği bir konumu metropol estetiği içinde yeniden kurmaya girişmesi, İstanbul’un hiç kuramadığı yapı_açık alan mütekabiliyeti (reciprocity) ni farklı bir ölçek ve algıda kurmaya kalkışması , mesela bu iskeleti çok katlı bir “kentsel park” olarak kullanmak çok heyecan verici olur bana kalırsa , kentsel kurgu içinde bir “punctum” (Barthes, Camera Lucida) olarak ...
SAK : Her şeyden önce Park Otel özel bir mülk. Terkedilmiş bir mülk. Mal sahibinin umduğu imtiyazları yeniden kazanacağı ana kadar bekleyen, uyuyan, budanmış bir feci yüksek yapı. Feci yüksek yapıyı kentsel alandan çalınmış onu sadece yüksek gelir düzeyinden insanlar için çoğaltan diğerlerinin elini boş bırakan sadece bakılan bir yapı modeli olarak tarif edebiliriz. Yüksek yapılar doğası gereği böyledir ancak tarihte yüksek yapıyı fecaatten uzaklaştırma çabaları mevcut. En üst kata eklenen herkese açık seyir terasları, zeplin durakları, içindeki lokanta berber gibi kısmi kamusal işlevlerle yüksek yapı sadece metrekareyi değil kentsel alanı da son derece ilginç bir şekilde çoğaltabilir.
Park Otel’i bir feci yüksek yapı aday adayı olarak aklımızın bir köşesinde tutarak onun terkedilmişliği üzerinden bizden çalmaya kalktığını geri çalarak yani onu işgal ederek bir anlamda kentsel mekan adına kendimizi ödeşmiş sayabiliriz. Zaten Park Otel için düşünmeye başladığımız andan itibaren yaşanacaklar kendiliğinden bizi işgale götürür. Park Otelin içine girmek, orada fotoğraf çekmek, oraya bir ek yapmak, hatta bunu önermek düpedüz işgaldir. Düşünmemiz gereken bir işgal mimarisidir. Sanatçıların üretim yapmak için kullandığı işgal evlerini düşünün... Daha büyük ölçekte aynı sorunsalla karşı karşıyayız. Bilmiyorum ama beyaz türk ve beyaz yıkımdan sonra beyaz işgal diye bir şey var mıdır ?
Park Otelin açık içine kamusal alanı almakla ilgili iki önemli problem var. Birincisi Park Otelin budanmış fiziksel yapısının tarif ettiği mekansal değerlerin önemli bir kısmı terkedilmişlikten, geniş boş mekanlardan, yarım kalmışlıktan, öyle olmak için tasarlanmamışlıktan geliyor. Benzer şeyleri Hasanpaşa gazhanesi, Silahtarağa, Komondo Han, Salıpazarı Dokları vs. için de söyleyebiliriz. Kamusal alan Park Oteli işgal edince bu değerlerin önemli bir kısmı kendiliğinden yitecek. Bu yokoluşa karşı koyulamaz. Ancak yapı dolaşıma açıldıktan sonra yokolmayacak, yaşamaya devam edecek içkin değerleri kuvvetlendiren bir mimari müdahele dili yakalamak gerekiyor. Yani problem müdahelenin kendinden kaynaklanıyor.
İkinci problem müdahelenin şeklinde. Kaçınılması gereken işgal mimarisinin feci yüksek yapı diliyle örtüşmesi. Kamusal alanı Park Otelin içine alınca oluşacak mimari dil kesinlikle benzer ölçekli kamusal yapılar olan kapalı-açık alışveriş merkezlerinin dili olmamalı. Karşı çıktığı şeye dönüşmemeli.Park Otelin kamuya açılması
bariz bir fikir. O yüzden de çok kuvvetli. Ancak sorunun bize düşen parçası bunun nasıl bir mimariyle yapılması gerektiği.
BD : Park otel ile benim yeniden karşılaşmamda, yapı iskeleti olarak tasarımı tamamlanmamış, örgütlenmemiş boşlukları ile durma hali, kentle ve kentli ile ilişki biçimleri adına barındırdığı potansiyeller düşününce farklı tamamlama biçimlerine de açık. Ben burada iki noktayı kendi açımdan değerlendirmek istiyorum. Bunlardan birincisi Hakan’nın vurguladığı kentsel kurgu içindeki yeri konusu, ikincisi de Saitali’nin sorusuna karşılık gelen bunun nasıl bir mimari müdehale olacağı ile ilgili.
Park otelin içinde bulunduğu bağlamın, kentin en yoğun ve en önemli kamusal boşluklarından biri olan taksim meydanı ile ilişki kurması, bu anlamda bu kentsel boşluktaki hareketleri oluşturan, çevrede başka boşlukların varlığı ( istiklal caddesi, gezi park gibi ), bu boşlukların devamında Gümüşsuyu ve bu bölgenin deniz yüzü olan Kabataş’la kurulan coğrafi ilişki ile yapının bağlamsal olarak kilit bir noktada durduğunu, ve durduğu bu noktanın , konut dokusu ile çevrelenmesinden kaynaklanan zor ilişkiler doğurduğunu söyleyebiliriz. Benim yorumum, yapının örgütlenmemiş boşluklarının , kentin kendi içinde ürettiği ve kullandığı kamusal boşluklarının bir parçası olacak biçimde ona eklenmesi ve bir kent peysajının bir parçası haline dönüştürülmesi…Böylece özel mülkiyet nedeniyle önce oluşturulmuş, sonra da yalıtılmış bu boşluk yeniden yorumlanabilir olabilecektir.
Bu noktada belki Hakan’nın kent parkı yorumunu biraz daha ilerletecek, saitali’nin nasıl sorusuna yanıt oluşturacak yaklaşımımdaki tavrı ifade etmek istiyorum. Kent içindeki kamusal boşluklara, özellikle de taksim meydanı gibi örgütleyici bir unsurdan bağımsız olarak kendini sürekli yeniden örgütleyen ilişki biçimleri barındıran kent boşluklarına baktığımda kendi kendime şunu soruyorum; bu tür boşluklarda nasıl bir tasarlama eylemi olmalı ki yapılanlar, denetleyici, tariflenmiş örgütlenme biçimlerini mekana ve kullanıcılara dayatmasın ?
Karşılaştığım durumlara baktığımda mimarların genelde iki tür eğilime kapıldıklarını görüyorum. Ya eylemsizlik hali, farkındalık halinin ‘hiçbirşey yapmamalıyız’ dürtüsüne dönüştüğü hal ya da esnek, modüler, farklı durumlara uyarlanabilir tasarımlar üretmek. İkincisi mesleki ezber olsa gerek, esnek ve uyarlanabilir tasarımlar olmak adına ( niteliğine de bağlı olarak), kendi tuzağına düşerek fazla dayatmacı olabilmektedir. Bu noktaları da göz önünde bulundurarak Park otel karşılaşmasında, eylemleri organize edecek araçlardan çok, kentsel boşluklar ve yapısal boşluklar arasındaki olası ilişkilerin, olasılıklarını ve potansiyellerini arttırarak yeni karşılaşma durumları yaratacak katalizörlerin tasarlanması meselesi üzerine düşünmeye çalışıyorum. Bu katalizörleri, boşlukları birbirine bağlayan protezler, biribirine bağlanamayan boşlukları bağlayacak köprüler olarak boşlukların kesişimlerine eklenen tasarımlar olarak görüyorum. Burada Saitali’nin tespitine de katılarak mekanların tasarlanmamış, eksiklik duygusunu mimar olarak tamamlamaktan kaçınmaya ama onun farklı tamamlanma biçimlerini yeni olanaklar dünyasına açacak tasarımlar önermeyi, mimar olarak doğru buluyorum.
Böyle bir kentsel müdehaledeki mimarın tavrı, kendini konumlandırma biçimi, ve kendi araçlarını nasıl kullandığı konusu devreye giriyor. Az önce de bahsettiğim gibi farkındalık ve üretilen söz bazen mimarı eylemsizliğe itecek kadar güçlü kılabiliyor. Ya da aynı fikirler farklı aşamalarda durabiliyor ya da farklı nitelikte sonuçlar haline gelebiliyor. Müdehale biçimindeki ‘nasıl’ kısmı bizim açımızdan en can alıcı nokta … Hepimizin düşüncelerinde ortak noktalar olsa da ‘nasıl’lar konusunda biraz farklılaşıyor muyuz ?
HTŞ : Park Otel iskeleti gibi kentsel maraziyetler söz konusu olduğunda ; kendimi her seferinde bu durumu bu tür “yara”ların iyileştirilmesi ve eski dokuya dönülmesini arzu eden birinden çok , söz konusu yarayı kentsel belleğin bir parçasına dönüştüren biri olarak görüyorum.Belki almanca köküyle traum_trauma (rüya_travma) benzeşliğini ile ; yara_nın , görülmesi gereken rüyaya yol gösterdiğini düşünüyor hatta bir imkan olarak yarayı – neredeyse - rüyanın bizzat kendisi olarak algılıyorum. Park Otel iskeleti gibi bir açık_yarayı belleğinden silmeden_de, yukarıda bahsettiğim “punctum”u üreterek metropolitan açık alan kalitesini ve degerine katkı yapmak mümkün bana göre. Metropolitan açık alan kalitesinin ve değerinin artırılması adına yapılacak müdahalede ve daha pek çok alanda da olduğu gibi aslında bu mesele , cemaat toplumu ve modern-açık toplum arasındaki temel uzlaşmazlığın kentsel yansımaları olarak karşımıza çıkıyor.
Bu anlamda , kenti olabildiğince “ruhun mekandaki sürekliliği” olarak gören ve flaneur_lük (açık alan haytalığı) ile beslenen birey toplumunun temel mekan politiği ile kentsel açık alanı canlandırmak konusunda basireti bağlı cemaatin mekansal ifadesi arasındaki temel uzlaşmazlıktan kaynaklandığını söylemek gerekir. Aynı şehrin duvarlarındaki feci yazı_çizi olarak algılanan grafittinin, metropolün tadı tuzu olmaya başlaması ve metropolitan bir ifadeye dönüşmesi gibi uzlaşmayı yaratmanın yollarından biri olarak “yarasını rüyası yapan” ölçeği delip geçeni “kamusal” kılan bir müdahale bana değerli geliyor. Ancak bu bir işgal mimarisi olarak yorumlandığında naif ve mimarlık edimine ihanet eden bir kimliğe bürünüyor, metropoldeki süreklilik iddiasını yitiriyor. Sanki, daha çok bir konsensüs ile sivil insiyatif refleksleri, bienaller ve projelendirilmiş kentsel müdahaleler ile hayata geçirilmesi gerekir gibi geliyor bana.
SAK : Park Otel kime ait? Kamuya değil. Mal sahibi ile anlaşarak içine mesela bir bienal yerleştirmek mümkün mü ? Mümkünse konsensüs-uzlaşı yolu açılır ve şu halden olası hale yumuşak bir geçiş sağlanır şüphesiz. Ancak ,Park Otel’in toplumsal bellekte yaşananların kolayca sindirilebileceği masum bir yere sahip olduğunu düşünmüyorum. Düpedüz bir ahlaksızlık “benim memurum işini bilir” dönemi abidesi. Kontrolsüz kapitalin bastırışına bir tepki olarak budanmış yarım kalmış ve yatırım sahibinin inadım inat tavrıyla terkedilmiş bir kentsel bellek parçası. Yapılacak müdahele yaşanan travmaları göz ardı edebilir mi? Burada olası bir müdaheleyi tasarlıyoruz. Halihazır vaziyeti, özellikle mülkiyet sorunlarını da mı tasarlayıp muhtemel son ürüne uyduracağız ? Öneri hemen şimdi gidip yapılabilecek bir enerjiye sahip olmalı. Uzlaşı projesi önerisi için mimara mal sahibi ile görüşmek konsensüs yollarını yoklamak düşer. Çok da iyi bir şey olur. En azından kültürel mekanda böyle bir imkan zihinlere düşüp yol almaya başlar. Kendinde gerçekleşir. Öte yandan ben kentsel bellek adına böylesi olumlu, kucaklayıcı ve affedici bir tavrı vakitsiz buluyorum. Park Otelin temsil ettiği şeye cevabi bir eylem olarak budama yeterli değil bence. Kamu kendinden çalınanı gerektiğinde geri çalabilmeli. Kimse kamusal alanı boş görmesin yaşananlar tekrarlanmasın diye. İşgal burada önem kazanıyor. Bu nedenle naiflik ve ihanet kısmını anlayabilmiş değilim. Metropolün belleği ile olan ilişkisini mekanda sürdürme fırsatı veren bu tavrın nasıl bir süreksizlik yarattığını da kavrayamadım. İşin ilginci bir dergide başkasına ait bir mal üzerinde fikir yürütmek o toplumun o anki ruhsal ve düşünsel haline bir ek teşkil edecekse, okurun içinde bir eylemlilik yaratması, çevresine karşı katılımını kışkırtması tartıştığımız mekansal yaraların gelecekte oluşmasına karşı direncimizi arttırmaz mı ? Okurun tasarıyı üçüncü kişilerin fantezisi olarak değil bizzat kendisinin de rol aldığı bir gerçeklik olarak görmesi
ve payına düşecek sorumluluktan sebep bir endişe haline girmesi projenin bir uzantısı hatta ta kendisidir kanımca.
Park Otelin kamusal mekana eklemlenmesini önermek ne kadar apaçık ortada bir durumsa bunun ancak orayı işgal ederek gerçekleşeceği de apaçık ortadadır.Ben bu duruma yakışabilecek, gerçekleşmesine katkı koyacak, benzer durumdaki kentsel bunalımların çözümüne örnek olacak, yüksek mertebede bulaşıcı bir mimarlıkla ilgileniyorum.
BD : Park otel iskeleti, gündelik yaşamda, kapısından merak edilip içeri bakılmak istendiğinde bile olumsuz karşılık alınan bir yer olarak, o kamudan çalınmışlık duygusunu oldukça şiddetle yüzünüze çarpan bir karşılaşma yaratmakta. Saitali’nin ifade ettiği mimarlık, kamusal bilinci, sosyal bir dirence ve kamusal kullanımlara dönüştürebilecek araçlar sunan bir mimarlık anladığım kadarı ile…Bence bu noktada değerlendirmeyi kritikleştiren bir durum oluşuyor.Örneğin Hakan’nın sivil insiyatifler ya da sanatçı girişimleri gibi yaklaşımların zaten kendiliğinden olan biraz da çaresizlikler nedeniyle bir yol olarak mimarın aracılığına, ya da onun araçlarına gerek duyulmadan kurulan bir ilişki. Bu noktada Saitali’nin önerdiği durumun içinde mimarın var olma biçiminin bir katkısı var bence. Kendi, tasarımsal araçlarla, kamusal alana bir olanak yaratmaktan bahsediyor. Bu noktada bahsedilen o kamusal işgal mimarlığını oluşturacak olan kamusal aktörler, onların kullnacağı araçlar ve aktör-araç etkileşimine yönelik süreci konuşmakta fayda olacağını düşünüyorum. Burada da ‘nasıl’ sorusuna aslında tekrar geri dönüyoruz. Buradaki durumu benim açımdan heyecanlı hale getiren sey, toplumdaki diğer aktörlerin araçları , yöntemlerinden farklı, bizim kendi bilgi alanımızdan üretterek, bu alanla ilişki kurmamızı sağlayacak yollar…
Ve bunun tasarımsal imkanları…Bunu üretemediğimiz durumlarda burada bu konuyu tartışmamızın pek bir anlamı olmayacağını düşünüyorum.
HTŞ : Açıkçası ; Park Otel’in işgal edilmesi ve buna işgal mimarisi adı konması benim açımdan 'abesle iştigal' den başka birşey değil. Bu arsa ve söz konusu iskeletin yeniden kente katılması meselesi gibi bir “ağır mesele” aslında kentin doğal kan dolaşımının kendine öngörünümde yer ve hayat bulması imkanıdır ama bu sorunu
çözecek olan yine mimarlık edimi olmalıdır , işgal değil. Bana İstanbul otelleri ile ilgili bir dosyada kent ütopyaları çerçevesinde Park Otel’den bahsedelim dendiğinde aklıma gelen yapının muhtemel geleceğinden nasıl kurtarılabileceği (?) Apaçık ki , Park Otel’in boğaza bakan teraslarının , arap şeyhlerinin penthouse’ları yerine bir modern kent müzesinin rampalarla birbirlerine bağlanmış balkonları olarak görmeyi tercih ederim. Gece kitaplığı çalışan modern bir metropol yapısınının ışığını vapurdan görmek bir düş için fazla olmasa gerek.
Peki , nasıl ? Park Otel üzerine düşünürken temel hareket noktamın bir ready-made (hazır-yapıt) estetiği olduğunu farkediyorum. Aslında bu iskelet gümüşsuyu caddesi kotundan asansörle terasına ulaşılan bir “kentsel çatı parkı” olmaktan başka bir şeye ihityaç duymuyor belki de . Öngörünümde büyük teraslar olarak bırakılmış balkonlarında buluşanlar gün boyu bu terasları kullanabilirler , hemen arkasındaki salonda “Situationist International” sergisini görebilir, hemen arkasından da zeminde “Introduction to a Critique of Urban Geography” başlıklı Guy Debord hakkında bir konferansa iştirak edebilir, günün sonunda zemindeki sinematek salonunda “Jules et Jim” i seyredebilirler.
Kentsel programın İstanbul’un halihazır yapılarını kentsel “dérive”(*)ın doğal uzantılarına dönüştürmesi ve bunu mimarlık yoluyla yapması gereklidir. Mimarlık deyince aklına otel ve alışveriş merkezi gelen mevcut panoramanıın içine düşük bütçeli brut ve ucuz metropolitan yapılar sokmak belki de yapılabilecek en iyi şeydir.
(*) dérive : Situationist İnternasyonel metninde Guy Debord’un kentsel gereklilik olarak vurguladığı ve kentsel mekanda deneysel bir gezinmenin sürekliliğine verdiği önemi vurgulayan kavram.
SAK : İşgal bir mimarlık edimidir. Hafif değildir. Hatta o kadar ağırdır ki, Türkiye’ nin düşünce ve sanat camiasında yapıldığı görülmemiştir. Devlet malı işgal edilir ama özel mülk asla. Hakan’ ın işgalden ne anladığını anlamıyorum ama Park Otel ‘in yanına bize kimse engel olmadan bir asansör yapmayı başarırsak buna da işgal denir.
Yapılacak müdahele ise basit. Girişe bir masa açılır. Park Otelden faydalanmak isteyen ressam, yazar, sanatçı gibi serbest radikaller sıraya girer. İsteklerini belirtirler. İsteklerine uygun “Zome” lar, “BuckyBall” lar, “tensgridom” lar, rampa ve “bungy-ven”ler verilir. Onlar da kafalarına göre takılırlar. İsteyen “Jules et Jim” seyreder, isteyen “Kill Barby” partileri düzenler. Kent gibi. Constant’ ın Babil’i gibi.
Park Otel’ in terkedilmiş strüktürü, yapısal kurgusu diyelim, sosyal bir kurguya, social-fiction diyelim, altlık olur ve onu taşır. Tüm bunlar mülkiyet haklarına rağmen yapılır. Davalar açılır. Kamu, kamu önünde yargılanır ve yeni vicdani eşikler yeniden kurgulanır.
BD : Park otel’e ilişkin sonuçta öngördüğümüz imajların ortak, ardındaki yolların ve bakış açılarının farklı oluyor olması, bence dikkate değer birkaç noktayı tekrar gündeme getiriyor. Mimar olarak oradaki kentsel durumlara ait düşündüğümüz, ürettiğimiz imajlar ile onları oluşturacak ‘süreç’ arasında ‘nasıl’ sorusuna verdiğimiz yanıtlara bağlı olarak, durumların öngördüğümüzden ‘farklı’ noktalara taşınmasına olanak sağlayabiliriz. Aşina olunan bildik sonuç durumlara, görüntülere yönelik tasarım yapan mimar kimliği ile konuya yaklaşmadığımız , önümüzde duran konuyu oradaki yaşantıyı kuracak süreçlerin tasarımı olarak algıladığımız göz önünde bulundurulursa, tartışmalarımız, kaçınılmaz olarak yeniden ‘süreç’lere odaklanacak. İçimizde süreç tasarımını en açık ifade eden de sanırım Saitali oldu. Kendi süreçlerimizin belirleyiciliğinde oluşacak olasılıkları değerlendirirken, üçümüzün süreç tasarımlarının da bu çerçevede farklılaşacağını, buradaki öngördüğümüz yaşantıyı farklı yollarla kuracağımızı düşünüyorum. Park otel ile mimar olarak karşılaşmamıza, bu konuşma aracılığı ile başlangıç yaparken, başka bir platforma taşıyabileceğimiz bir eşiğe de ulaştık zannediyorum.
0 yorum:
Post a Comment