Wednesday, November 04, 2009

GÜNEŞ KORUSU



Güneş Korusu anıtının temel fikri ; bir doğa parçası ve bir teknik yapının [artifact] birlikteliğinden "yaşayan bir anıt" üretmektir. Anıt böylelikle rüzgar ve yağmur ile soğukta sıcakta ve farklı mevsimlerde, farklı renk ve dokular üreten ve çevresine kendiliğinden eklemlenen bir "yapı" olacaktır.




YAŞAYAN - YEŞİL - BİR ANIT !
Güneş Korusu ' yeşil ' bir anıttır. Güneşten aldığı enerjiyi kullanarak aydınlatma için gerekli enerjiyi gün boyunca biriktirir. Yağışla aldığı suyu kullanır ve kolonlar vasıtası ile drene eder. Yine havuzdan aldığı su ile kolonlar yoluyla beslenir.






ANIT GÖLGESİNDE HAYAT BULMAK
Güneş Korusu Anıtı , sadece simge bir plastik nesne olmanın ötesinde "gölgesinde hayat bulunan" bir anıttır, bir buluşma noktasıdır. Yaşayan bu yeşil anıtın zamanla değişen yapısı ve görünümünü izleyebilir, rüzgarla çıkardığı sesi dinleyebilir veya gece çevreyi aydınlatan anıtın yamacında oturabilirsiniz.



Sunday, October 11, 2009

V-empire


Yeni Mimar - Ağustos ' 09 , " Üçüncü Köprü Şart mı ? "

Friday, July 31, 2009

QUALIA

Sunday, July 26, 2009

ITU-PARK




ITU-PARK ; kongre vadisinin yeşil doku ve kompozisyonu açısından en zengin kamusal alanlarından biri olan ve farklı zamanlarda gerek ulaşım , gerekse yapılaşma adına parçalanan Taşkışla bahçesinin - Taşkışla ve Gümüşsuyu kampüsleri arasında kalan tanımsız ' parça ' nın - kente yeniden kazandırılması için açılan yarışma için önerilmiştir.



Kamusal mekanın 'şeffaflaştırılarak' , üniversitenin kurumsal kimliğine ve kamusal alana açılışına katkı yapacak şekilde yeşil dokuyu koruyarak bir VIDEOPARK olarak düzenlenmesini öneren bu ITU-PARK projesi , şu temel kararlar çerçevesinde biçimlendi :





1 . KAMUSAL MEKANIN ŞEFFAFLIĞI

ITU kampüs yerleşkesinin kongre vadisi bölgesi içinde giderek içe kapanan kentsel mekan dinamiğine olan etkisinin arttırılmasi ve üniversitenin kurumsal varlığının, kamusal mekana doğru 'şeffaflaştırılarak' katılması bu önerinin temel hedefidir.



2 . ITU : // VIDEOPARK

Öneri bir "video-park" temasi çerçevesinde gerçekleşecek bir medya alanı kurmayı hedeflemektedir ve üniveristenin, İstanbul’un kentsel açık alanlar sistemine açık ve şeffaf biçimde katılışını amaçlamaktadir.



3. AÇIK KAYNAK KÜTÜPHANE

Bilgi teknolojilerinin hayatımızın her alanına girdiği bu çağda bilgiyi şeffaflaştirarak paylaşılabilir kılmak ve kamusal alanı bu donanımla yeniden kurmak bir üniversitenin kentsel arayüzü için önemlidir. Bu öneri kapsamında ITU-PARK önerisi, görsel iletişim medyasını 'açık' biçimde kamusal alanda bir "kentsel yeşil alan" içinde kurmayı önermektedir.



4. YAMAÇTA DURMAK

Söz konusu alan konumu gereği video-park programını bir 'yamaçta' kurmaktadır. ITU-PARK programı bu anlamda , bir platform sistemi içinde, kesit üzerinde farklı kotları ve kent vistalarını zenginleştirecek şekilde kurulur.






Saturday, July 18, 2009

Yemek § Kültür ' 09 ' 17



Makarnaya Dair Üç Anı - Dadı Kalfa'nın Eriştesi 
Selim İleri , S. 24

Saturday, June 13, 2009

T ; D ª


: // Tªsªrımª ; Dªir / Yakında !

Saturday, May 02, 2009

L º S T .

Sunday, April 26, 2009

Yemek § Kultur ' 09 ' 16


Kasap OyunuSalâh Birsel , S. 76


Sunday, April 19, 2009

ALL THAT lS SOLlD .




ALL THAT lS SOLlD
© Hakan Tuzun Sengun | 2009

Sunday, December 21, 2008

PAS*S


PAS*S : // Gürden Gür , Hakan Tuzun Sengun

Haliç Camialtı Tersanesi
için ‘Düşük Ölçekli’ bir Öneri


2010 Avrupa Kültür Başkenti Ofisinin , İstanbul kentsel mekan örgüsünde yeni bir durak üretme çabası ve Haliç kıyısında Camialtı Tersanesini, bir kamusal mekan parçası olarak kentliye sunma girişimi çerçevesinde hazırlanan projeler kapsamında önerilmiş olan PAS*S ; Tersane’de hâl-i hazır bulunan (ready-found) malzemeyi ‘düşük bütçe’, ‘düşük maliyet’ vedüşük işçilik’ kullanarak paslı bir sergi-pasajı kurar.



PAS*S : // Gürden Gür , Hakan Tuzun Sengun

PAS*S , olağan sergi mekanlarının aksine, tersanenin kendine özgü mekanik ölçeği içinde kullanıcıya ‘kendi içinden hayat bulan’ bir ‘pasaj’ sunar ve çerçevelenmiş bir kadraja doğrultulmuş bir koridor olarak diğer açık alan aktiviteleri arasında konumlanır.

[ XXI Dergisi , Sayı 74 , Ocak 2009, s. 6-8 ]

Wednesday, September 03, 2008

Madde : Zeplin



gitmekle kalmak arasında oldum olası kararsız

hiç ummadığın anda aydınlanarak apansız


sen de bir gün elbet ferâhfezâ'yı seveceksin

Attila İlhan


İstanbul’da zeplin ferâhfezâ makamından geçer. Tepeye, duvara, bahçeye, cumbaya, kubbeye -- çıkar çıkmaz -- her sokağa uzaktır. Suya ve köprüye aşinadır ama Haliç’i tanımaz. Toprak ehli değildir, cemaate yabancıdır. Zeplin ufka bakarak yürüyenlerin, tepelerin ardında güneş batırıp, doğuranların değildir. Berlin veya Paris için bile fazla uçarıdır.

İstanbul’da göğe bakma duraklarıº vardır. Oysa zeplin yüksek ve sıkı New York gökyüzünde kendi meşrebinde duraklar arar. Katastrofik metropolün bu apokaliptik nesnesi gitmekle kalmak arasında seksen günde devr-i alem derdinden azade gökte mekan kurmak peşinde gibidir.

İstanbul’da Hezarfen Ahmet Çelebi ile karşılaşmak için dolanır durur Galata üzerinde. İstikbalini gökte arayan toplumların zeplini havada görmesi hayra alamet değildir elbet. Cemaatin tezahüratı ile şişkin değildir ki gavur icadı havalı zeplin. İstanbul’da güneş doğudan yükselirken, zeplin batı yolundadır.

Birkaç cihannümaya selam eder, uzaklaşır.


(º) Turgut Uyar, Dünyanın En Güzel Arabistanı , 1959


BECOMING İSTANBUL
GG + DAM - 2008 | Frankfurt Sergisi
İstanbul Ansiklopedisi için madde : Zeplin



Tuesday, January 22, 2008

SIMULACROOM




FAR AWAY SO CLOSE *
Ne Kadar Uzak O Kadar Yakın


Hayaletler hiç uyumaz , aramızda dolanırlar.
DANdadaDAN



00 .

Royal Academy of Arts (RA) ; World Architecture News (WAN) işbirliği ile 2006 yılında dünya nüfusunun yüzde ellisinin kentlerde yaşadığı bu zamanlarda metropollerde ve büyük kentlerde ‘insani etkileşim’ için yeni araçlar ve öneriler talep eden ‘Agents for Human Interaction’ (Beşeri Münasebetler için Yeni Araçlar) temalı bir uluslararası fikir projesi yarışması düzenledi. Aşağıdaki yazı, söz konusu yarışma için sunulmuş SIMULAC’ROOM projesi üzerinedir.



01 .

Paris,Texas(WimWenders)’ta filmin hemen başında, Travis’in kardeşinin (Dean Stockwell) açık havada masmavi gökten ve yüksek bir modern yapıdan oluşan bir fon önünde telefonla konuştuğu sahne, hemen ardından farklı bir planda ortaya çıktığı üzere aslında , devasa reklam panolarının üretildiği bir atölyedeki billboardlardan biridir sadece. İlk planda açık havada kentsel mekanda elinde telefonla konuşan yalnız adam figürü, ikinci planda pek çok kişinin çalıştığı bir atölyede benzer pek çok billboardun hazırlanmakta olduğu bir atölyede belirir.
Bu plan ile yönetmen, hikayenin toplamına yayılan bir yanılsamayı bize tek bir planda sunmayı başarır.

Karakterle ilk karşılaştığımız anın, hikayenin tamamına ilişkin verdiği tek planlık mesaj hem çok güçlü, hem de derindir. Bütüne ilişkin bir algıyı, parçaya saklayan aklın cazibesi yüksek olduğu kadar sürükleyicidir.




02 .

‘Agents for Human Interaction’ temalı bu yarışmanın temel meselesi olan, kentsel mekanda toplumsal hayatın içinde, bireyin gündelik olağan karşılaşmalarının yeni araçlarla nasıl yeniden kurulabilceği sorunu üzerine düşünürken aklıma gelen bütün ile parçanın ilişkisiydi. Bütün (kalabalık) içindeki parçanın (birey) tekil ifadesinin kamusal mekanda nasıl yeniden kurulabileceğiydi mesele.

Karşılaşma anımızın bizzat kendi içeriği ile metropolün gündelik hikayesinin temsili olması durumunu örtüştürerek, bireyin gündelik yaşamından bir ‘an’ın billboardlaştığı bir durum ile bireyin toplumsal karşılaşmalarının bir temsili, metropolitan sahnenin araçlarıyla gündelik olanın içinde yeniden kurulabilirdi.




03 .

Bu sorular ışığında ortaya çıkan SIMULAC’ROOM önerisi New York’ta Central Park alanı içinde, peyzajın içine gömülen ve teklifsiz bir biçimde içinden geçilen bir prizmatik sürekli ekrandır. Simulac’room, gündelik yaşamın ‘an’larını yakalayarak kendi yüzeyinde yayımlar. Bireyin varlığını bu şekilde temsili gerçeklik alanında kurması ile bireyin kamusal alandaki anlık varoluşu billboardlaşır.

Bu durum aslında bizzat içinde yaşanan ‘gösteri toplumu’na ilişkin bir tür sarkastik cevap olarak da algılanabileceği gibi sadece gündelik ve amaçsız (absurd) bir durumun sahneye dahil edilmesi olarak da okunabilir.


Notlar :
(*) In weiter Ferne, so nah ! , Wim Wenders , 1993


[ Arredamento Dekorasyon _ Ocak 2008 ]


Wednesday, January 16, 2008

Moleskind



Yazgılı , çizgili defterler için tutulmuş ,
görsel bir günlük : http://moleskind.blogspot.com


Sunday, December 09, 2007

Re : Play

KIYI / RE : PLAY // : Kıyı çizgisini dönüştürmek .
Haliç kıyı şeridinde beton dolgu alanların lokal müdahaleler
ile rekreasyon amaçlı yeniden düzenlemesi .



RE : PLAY // Ebru Erdonmez , Hakan Tuzun Sengun önerisi / Poster


RE : PLAY // Ebru Erdonmez , Hakan Tuzun Sengun önerisi / Sunum

İmkanmekan grubunun, İstanbul'daki kıyı alanlarındaki kamusal mekanlar üzerine proje önerileri elde etme çalışması K I Y I Atölyesi 8 Aralık 2007 günü
Taşkışla
| TBT ' de gerçekleşti.

program
10:00 10:30 imkanmekan giriş sunumu , kavramsal çerçeve
10:30 16:00 projelerin geliştirilmesi ve iki adet A2 poster

16:00 17:00 proje posterlerinin sergi için basılması ve asılması

17:00 18:00 sergi ve değerlendirme

değerlendirme
Ömer Kanıpak, Nurbin Paker, Nil Deniz, Cevdet Erek

katılımcılar
Sevince Bayrak | Oral Göktaş
Gurden Gur | Gokhan Uzun | Cenk Dereli

Yelta Köm | Selin Gürel | Doruk Çiftçi

Eylem Erdinç

Didem Yavuz | Artan Hysa

Hakan Tuzun Şengun | Ebru Erdonmez

Can Kaya | Hatice Busra Al | Busra Barutcu
Cengizhan Aydin | Emre Demirtaş | Muhammet Aydoğdu
Onur Kemal Kosedag | Onur E. Ceritoglu | Yekta Gürel


Saturday, November 24, 2007

Stickers @ STUDIO*KAHEM

Wednesday, November 21, 2007

What is Modern Any_way ?

I can quite comfortably suggest, that it is usually contexts deriving from other situations that trigger refreshing answers to the questions in my mind. There are moments that deliver the most important lesson of the day - the question of “is this beautiful?” coming from a little girl to her mother at a Dubuffet exhibition, or a documentary film about Freud. Something quite similar happened when I read the lines below from an interview held by the Roll magazine with the musician Misirli Ahmet, regarding his album Percussions ;

[...] ROLL : You are experimenting on the possibilities offered by the saz which is usually played within a defined framework. You think you need to deconstruct the existing definitions to be able to create something new ?
MISIRLI AHMET : I wouldn’t really call it deconstructing. This is about coming out of a group of people, embodied with what they inherited from history, looking at them from across and being able to see them. If you act as you are, you can see them. This is what I tried to do. Perception is very subjectively defined. Everyone has a different way of looking at his/her own work. You need to live a life full of things you never experienced to be able to change your fate. As you keep on memorizing things, there arrive moments when you feel that you are depleting yourself. [...]

Roll, January 2006 , p.42


I find that the way in which this very tough question and its answer brings the new with the unique, the tradition with the individual face to face in only a few sentences emphasizes something very important. However, what I find the most striking about it is the amazing clue it gives in relation to the question of “what is modernity?”: You need to live a life, full of things you never experienced; to be able to change your fate! No other creature other than the human being could care for giving up on something experienced for the sake of another idealized situation, or to choose a path towards what is defined as the 'new'. To abandon the conventional knowledge, distilled from tradition, and to sail into the waters of another curiosity of reality. From this perspective, it can be suggested that the human being is moving towards its own freedom in a state of ontological desperation. Just like Yves Klein, he wants to 'leap into the void', lives for and in the moment that his/her feet steps off the ground, and Nietzsche recommends wings for those who fall for the abyss. [1]






















Fig. 1
Leap into The Void , Yves Klein ,1960.
Silver gelatin print 350 x 270mm


Fig. 2 A rip into our conscious everyday life.
ideogram : Hakan Tuzun Sengun

Broadening the possibilities of an instrument played within a defined framework, and generating something powerful and 'new' that can stand firmly, 'as it is', against the instrument's strong tradition; this is the genetics of modernity. It is a 'break through the conventional', the natural result of an uncanny process of looking into youself -only to be able to achieve the state of being 'as you are'- that takes us to the modern.
We can suggest that these uncanny, yet enlightening 'break throughs' surface more often in the playful moments of childhood, and moreover, that as our interest into our unconscious diminishes it becomes more challenging for us to sense the awkwardness of our mature actual lives. This is how we bear with the paving stones covering the beach [2] and, furthermore, this is how we turn into one of them. If we suppose that the will for modernity comes from a tendency towards such playful moments, in the field of architecture, we can start re-generating/re-investigating into the already existing answers to such questions regarding the value of our lives, where we stand as a social being, why the human being is producing art (?), or what is architecture (?)





Fig. 3
Peter Eisenman and Kadir Topbaş
at the UIA congress.


Fig. 4
Above: Eisenman - Holocaust Memorial.
Below: The ‘new’ Beyoğlu İstiklal Avenue.

Franchising (!) Modernity ?

There is always the risk of establishing a pseudomodernity by importing a 'learnt novelty' when we are unable to benefit efficiently from our own unconscious context; a state that comes along in such an ordinary and natural manner. Modernity as being a vital experiment experienced all over the world, as Marshall Berman suggests, requires being a part of a universe where all that is solid melts into air. [3] However, those societies who build fences around skyscrapers, and thus do not have a hold of the real tools of modernity and of such deconstructivism, are confined to failure as they intend to construct a stage for an artificial modernity they don't even need via ' franchising modernity ' ; what is left for us to do is to stare at the black holes and make a wish whilst the paradigm of architecture shifts :
Team 10 ! [4]




Fig. 5
Team 10 in Spoleto, Italy, 1976.


Notlar :

1. An aphorism from F. Nietzsche .
2. “Beneath the paving stones - the beach !”
( sous les paves la plage)
was the motto of the 60’s situationism.
3. Marshall Berman's " All That Solid Melts into Air : The Experince of Modernity "

4. see http://www.team10online.org

[ Çeviren : Özlem Ünsal ]

Saturday, November 10, 2007

Annex @ STUDIO*KAHEM









Monday, September 10, 2007

Che vuoi ?


*Arzun nedir ? Hakan Tuzun Sengun © 2006

Monday, August 20, 2007

Innocent * Act



Boğaçhan Dündaralp, Mert Eyiler, Funda Uz Sönmez, Hakan Tüzün Şengün, Pelin Tan, Ertuğ Uçar, Özlem Ünsal, Şevin Yıldız’dan oluşan studioKAHEM 10.Uluslararası İstanbul Bienali kapsamında 8 Eylül 2007 - 4 Kasım 2007 tarihleri arasında "Masum Bir Eylem" başlıklı bir etkinlik gerçekleştirecek.

İstanbul'u bir başlangıç noktası alan "Innocent Act", mekan pratiklerinin diğer referans noktalarına gönderme yaparak bir iyimserlik platformu kurma gayesini güdüyor. Böyle bir girişim, “diğer” modernitelerin önermelerine ve günceli birden fazla yorumlama önerilerine dikkat çekmeyi gerektirir. Mimarlık ve kent meselelerine eğilecek tartışma etkinlikleri: katılım, masumiyet, şizofreni, uzlaşma ve güç temalarına odaklanacak. "Masum Bir Eylem" Kadıköy Halkevi'nde (KAHEM) ceşitli atölyeler, tartışma serileri, kütüphane sergisi ve bir de gazete yayını gercekleştirecek. Bina 1938 yılında Cumhuriyet Dönemi'nin önde gelen mimarlarından Ruknettin Güney tarafından Kadıköy'ün kalbinde inşa edildi. Erken Cumhuriyet Dönemi'nin en sembolik kurumlarından olan Halkevleri, modernitenin değerleri, ilkeleri ve ideolojilerini yansıtma ve yayma işlevini görmek üzere tasarlanmışlardır. Bu bakış açısından halkevleri, Cumhuriyet ideolojisinin işlevselci tavrını kamusala açan ve Türkiye'nin modernite projesini dilllendiren temsili kurumlardır. studioKAHEM binayı proje mekanı olarak seçerek hem ulus - devlet ideolojisi, modernite ve mekan pratikleri arasındaki ilişkilere yönelik masumca sorular sormayı, hem de binanın cağdaş etkinliklere nasıl karşılık vereceğini tecrübe etmeyi amaçlıyor. Bir işbirliği olarak Alman mimarlar Philipp Misselwitz ve Tim Rieniets'in “City of Collision” projesi de sergi, kitap tanıtımı ve panel tartışması (03.10.2007) şeklinde programda yer alıyor. 10. Uluslararası İstanbul Bienali resmi katılımcısı olan Innocent Act projesi, bienal küratörü Hou Hanru'nun işbirliğiyle tasarlandı.

Friday, August 03, 2007

BMB ; 07



Biraraya gelip mimarlığı paylaşmak, birbirlerini anlamak isteyen ve yaşadıklarını dillendirebilmeye heves etmiş bir avuç mimar, 01 - 02 Eylül 2007 tarihlerinde Bozcaada’da buluşuyor.

Mimarlık uğraşının farklı köşelerinden ve çeşitli kuşaklardan 15 kişilik katılımcı grup ve davetlileri iki gün boyunca mimarlığı, hayatı, kendilerini, etkilendiklerini, duruşlarını, ne yaptıklarını ve ne yapmak gerektiğini katılmak isteyenlerle birlikte tartışacak.

BMB’07, tartışmaların yoğun ve verimli yaşanabilmesi adına küçük bir kalabalığın hazırladığı sunuşlar etrafında şekillenecek "küçük bir buluşma". Tartışmalar ilgilenen herkesin katkısına açık.

Katılımcılar

Saitali Köknar
Deniz Güner
Boğaçhan Dündaralp
Burak Altınışık
Ahmet Önder
Hayriye Sözen
Sinan Omacan
Evren Uzer
Hakan Tuzun Sengun
Ömer Kanıpak
Ertuğ Uçar
Ceren B. Övünç
Can Kaya
Ali Paşaoğlu
Hüseyin Kahvecioğlu

Program

01 Eylül 2007 ;
Sabah 09:00'dan itibaren bir saat arayla sunuşlar
02 Eylül 2007 ;
Sunuşların devamı, akşam değerlendirme toplantısı


Sunday, April 22, 2007

Doubt is Better

Saturday, April 14, 2007

Ten Things I Have Learned


Milton Glaser Inc. 1974 / Manhattan Studio


Milton Glaser'ın 22 kasım 2001'de
AIGA için Londra'da yaptığı konuşma

1
you can only work for people that you like
this is a curious rule and it took me a long time to learn because in fact at the beginning of my practice i felt the opposite. professionalism required that you didn’t particularly like the people that you worked for or at least maintained an arms length relationship to them, which meant that i never had lunch with a client or saw them socially. then some years ago i realised that the opposite was true. i discovered that all the work i had done that was meaningful and significant came out of an affectionate relationship with a client. and i am not talking about professionalism; i am talking about affection. i am talking about a client and you sharing some common ground. that in fact your view of life is someway congruent with the client, otherwise it is a bitter and hopeless struggle.

2
if you have a choice never have a job
one night i was sitting in my car outside columbia university where my wife shirley was studying anthropology. while i was waiting i was listening to the radio and heard an interviewer ask ‘now that you have reached 75 have you any advice for our audience about how to prepare for your old age?’ an irritated voice said ‘why is everyone asking me about old age these days?’ i recognised the voice as john cage. i am sure that many of you know who he was – the composer and philosopher who influenced people like jasper johns and merce cunningham as well as the music world in general. i knew him slightly and admired his contribution to our times. ‘you know, i do know how to prepare for old age’ he said. ‘never have a job, because if you have a job someday someone will take it away from you and then you will be unprepared for your old age. for me, it has always been the same every since the age of 12. i wake up in the morning and i try to figure out how am i going to put bread on the table today? it is the same at 75, i wake up every morning and i think how am i going to put bread on the table today? i am exceedingly well prepared for my old age’ he said.

3
some people are toxic avoid them
this is a subtext of number one. there was in the sixties a man named fritz perls who was a gestalt therapist. gestalt therapy derives from art history, it proposes you must understand the ‘whole’ before you can understand the details. what you have to look at is the entire culture, the entire family and community and so on. perls proposed that in all relationships people could be either toxic or nourishing towards one another. it is not necessarily true that the same person will be toxic or nourishing in every relationship, but the combination of any two people in a relationship produces toxic or nourishing consequences. and the important thing that i can tell you is that there is a test to determine whether someone is toxic or nourishing in your relationship with them. here is the test: you have spent some time with this person, either you have a drink or go for dinner or you go to a ball game. it doesn’t matter very much but at the end of that time you observe whether you are more energised or less energised. whether you are tired or whether you are exhilarated. if you are more tired then you have been poisoned. if you have more energy you have been nourished. the test is almost infallible and i suggest that you use it for the rest of your life.

4
the good is the enemy of the great
early in my career i wanted to be professional, that was my complete aspiration in my early life because professionals seemed to know everything - not to mention they got paid for it. later i discovered after working for a while that professionalism itself was a limitation. after all, what professionalism means in most cases is diminishing risks. so if you want to get your car fixed you go to a mechanic who knows how to deal with transmission problems in the same way each time. i suppose if you needed brain surgery you wouldn’t want the doctor to fool around and invent a new way of connecting your nerve endings. please do it in the way that has worked in the past. unfortunately in our field, in the so-called creative – i hate that word because it is misused so often. i also hate the fact that it is used as a noun. can you imagine calling someone a creative? anyhow, when you are doing something in a recurring way to diminish risk or doing it in the same way as you have done it before, it is clear why professionalism is not enough. after all, what is required in our field, more than anything else, is the continuous transgression. professionalism does not allow for that because transgression has to encompass the possibility of failure and if you are professional your instinct is not to fail, it is to repeat success. so professionalism as a lifetime aspiration is a limited goal.

5
less is not necessarily more
being a child of modernism i have heard this mantra all my life. less is more. one morning upon awakening i realised that it was total nonsense, it is an absurd proposition and also fairly meaningless. but it sounds great because it contains within it a paradox that is resistant to understanding. but it simply does not obtain when you think about the visual of the history of the world. if you look at a persian rug, you cannot say that less is more because you realise that every part of that rug, every change of colour, every shift in form is absolutely essential for its aesthetic success. you cannot prove to me that a solid blue rug is in any way superior. that also goes for the work of gaudi, persian miniatures, art nouveau and everything else. however, i have an alternative to the proposition that i believe is more appropriate. ‘just enough is more.’

6
style is not to be trusted
i think this idea first occurred to me when i was looking at a marvellous etching of a bull by picasso. it was an illustration for a story by balzac called the hidden masterpiece. i am sure that you all know it. it is a bull that is expressed in 12 different styles going from very naturalistic version of a bull to an absolutely reductive single line abstraction and everything else along the way. what is clear just from looking at this single print is that style is irrelevant. in every one of these cases, from extreme abstraction to acute naturalism they are extraordinary regardless of the style. it’s absurd to be loyal to a style. it does not deserve your loyalty. i must say that for old design professionals it is a problem because the field is driven by economic consideration more than anything else. style change is usually linked to economic factors, as all of you know who have read marx. also fatigue occurs when people see too much of the same thing too often. so every ten years or so there is a stylistic shift and things are made to look different. typefaces go in and out of style and the visual system shifts a little bit. if you are around for a long time as a designer, you have an essential problem of what to do. i mean, after all, you have developed a vocabulary, a form that is your own. it is one of the ways that you distinguish yourself from your peers, and establish your identity in the field. how you maintain your own belief system and preferences becomes a real balancing act. the question of whether you pursue change or whether you maintain your own distinct form becomes difficult. we have all seen the work of illustrious practitioners that suddenly look old-fashioned or, more precisely, belonging to another moment in time. and there are sad stories such as the one about cassandre, arguably the greatest graphic designer of the twentieth century, who couldn’t make a living at the end of his life and committed suicide. but the point is that anybody who is in this for the long haul has to decide how to respond to change in the zeitgeist. what is it that people now expect that they formerly didn’t want? and how to respond to that desire in a way that doesn’t change your sense of integrity and purpose.

7
how you live changes your brain
the brain is the most responsive organ of the body. actually it is the organ that is most susceptible to change and regeneration of all the organs in the body. i have a friend named gerald edelman who was a great scholar of brain studies and he says that the analogy of the brain to a computer is pathetic. the brain is actually more like an overgrown garden that is constantly growing and throwing off seeds, regenerating and so on. and he believes that the brain is susceptible, in a way that we are not fully conscious of, to almost every experience of our life and every encounter we have. i was fascinated by a story in a newspaper a few years ago about the search for perfect pitch. a group of scientists decided that they were going to find out why certain people have perfect pitch. you know certain people hear a note precisely and are able to replicate it at exactly the right pitch. some people have relevant pitch; perfect pitch is rare even among musicians. the scientists discovered – i don’t know how - that among people with perfect pitch the brain was different. certain lobes of the brain had undergone some change or deformation that was always present with those who had perfect pitch. this was interesting enough in itself. but then they discovered something even more fascinating. if you took a bunch of kids and taught them to play the violin at the age of 4 or 5 after a couple of years some of them developed perfect pitch, and in all of those cases their brain structure had changed. well what could that mean for the rest of us? we tend to believe that the mind affects the body and the body affects the mind, although we do not generally believe that everything we do affects the brain. i am convinced that if someone was to yell at me from across the street my brain could be affected and my life might changed. that is why your mother always said, ‘don’t hang out with those bad kids.’ mama was right. thought changes our life and our behaviour. i also believe that drawing works in the same way. i am a great advocate of drawing, not in order to become an illustrator, but because i believe drawing changes the brain in the same way as the search to create the right note changes the brain of a violinist. drawing also makes you attentive. it makes you pay attention to what you are looking at, which is not so easy.

8
doubt is better than certainty
everyone always talks about confidence in believing what you do. i remember once going to a class in yoga where the teacher said that, spirituality speaking, if you believed that you had achieved enlightenment you have merely arrived at your limitation. i think that is also true in a practical sense. deeply held beliefs of any kind prevent you from being open to experience, which is why i find all firmly held ideological positions questionable. it makes me nervous when someone believes too deeply or too much. i think that being sceptical and questioning all deeply held beliefs is essential. of course we must know the difference between scepticism and cynicism because cynicism is as much a restriction of one’s openness to the world as passionate belief is. they are sort of twins. and then in a very real way, solving any problem is more important than being right. there is a significant sense of self-righteousness in both the art and design world. perhaps it begins at school. art school often begins with the ayn rand model of the single personality resisting the ideas of the surrounding culture. the theory of the avant garde is that as an individual you can transform the world, which is true up to a point. one of the signs of a damaged ego is absolute certainty. schools encourage the idea of not compromising and defending your work at all costs. well, the issue at work is usually all about the nature of compromise. you just have to know what to compromise. blind pursuit of your own ends which excludes the possibility that others may be right does not allow for the fact that in design we are always dealing with a triad – the client, the audience and you. ideally, making everyone win through acts of accommodation is desirable. but self-righteousness is often the enemy. self-righteousness and narcissism generally come out of some sort of childhood trauma, which we do not have to go into. it is a consistently difficult thing in human affairs. some years ago i read a most remarkable thing about love, that also applies to the nature of co-existing with others. it was a quotation from iris murdoch in her obituary. it read ‘ love is the extremely difficult realisation that something other than oneself is real.’ isn’t that fantastic! the best insight on the subject of love that one can imagine.

9
on aging
last year someone gave me a charming book by roger rosenblatt called ‘ageing gracefully’ i got it on my birthday. i did not appreciate the title at the time but it contains a series of rules for ageing gracefully. the first rule is the best. rule number one is that ‘it doesn’t matter.’ ‘it doesn’t matter that what you think. follow this rule and it will add decades to your life. it does not matter if you are late or early, if you are here or there, if you said it or didn’t say it, if you are clever or if you were stupid. if you were having a bad hair day or a no hair day or if your boss looks at you cockeyed or your boyfriend or girlfriend looks at you cockeyed, if you are cockeyed. if you don’t get that promotion or prize or house or if you do – it doesn’t matter.’ wisdom at last. then i heard a marvellous joke that seemed related to rule number 10. a butcher was opening his market one morning and as he did a rabbit popped his head through the door. the butcher was surprised when the rabbit inquired ‘got any cabbage?’ the butcher said ‘this is a meat market – we sell meat, not vegetables.’ the rabbit hopped off. the next day the butcher is opening the shop and sure enough the rabbit pops his head round and says ‘you got any cabbage?’ the butcher now irritated says ‘listen you little rodent i told you yesterday we sell meat, we do not sell vegetables and the next time you come here i am going to grab you by the throat and nail those floppy ears to the floor.’ the rabbit disappeared hastily and nothing happened for a week. then one morning the rabbit popped his head around the corner and said ‘got any nails?’ the butcher said ‘no.’ the rabbit said ‘ok. got any cabbage?’

10
tell the truth
the rabbit joke is relevant because it occurred to me that looking for a cabbage in a butcher’s shop might be like looking for ethics in the design field. it may not be the most obvious place to find either. it’s interesting to observe that in the new aiga’s code of ethics there is a significant amount of useful information about appropriate behaviour towards clients and other designers, but not a word about a designer’s relationship to the public. we expect a butcher to sell us eatable meat and that he doesn’t misrepresent his wares. i remember reading that during the stalin years in russia that everything labelled veal was actually chicken. i can’t imagine what everything labelled chicken was. we can accept certain kinds of misrepresentation, such as fudging about the amount of fat in his hamburger but once a butcher knowingly sells us spoiled meat we go elsewhere. as a designer, do we have less responsibility to our public than a butcher? everyone interested in licensing our field might note that the reason licensing has been invented is to protect the public not designers or clients. ‘do no harm’ is an admonition to doctors concerning their relationship to their patients, not to their fellow practitioners or the drug companies. if we were licensed, telling the truth might become more central to what we do.

Tuesday, April 03, 2007

Turgut Cansever

Friday, March 02, 2007

A Medi Terra Nean Utopia

Monday, November 20, 2006

Yemek § Kültür ' 06


























Saturday, November 11, 2006

Le Tourbillon De La Vie




Saturday, November 04, 2006

Kentsel Park [ ; ] Otel



Kentsel Park [;] Otel / Hakan Tüzün Şengün önerisi

İSTANBUL Dergisi , Sayı 57 , Ekim 2006
Oteller Dosyası / Park Otel Üzerine Fikirler

Beyin Fırtınası :
Boğaçhan Dündaralp
Hakan Tüzün Şengün
Sait Ali Köknar

BD : Kent ve özel mülkiyet olma (durumu) arasında sıkışmışlığı ile Park oteli bir ‘ara’ durum olarak tarif ifade etmek sanırım doğru olur. Park otel, sahip olduğu büyüklük, kent içindeki konumu ve duruşu nedeniyle başlayan tartışmalarla birlikte zihinlere kazınmış bir red edilme hali ile hafıza olarak karşı karşıya. Geçmişteki tartışmalar ile düşünüldüğünde zihinlere kazınan bu red edilme durumu bir miras gibi taşınıyor. Genelde ilk değerlendirmede zihinsel bir refleks olarak yapının yadsınmasına sebep olan bu durumun bizler uzağında durarak, onun kendi varoluşu ve potansiyelleri ile anlamaya çalışmak ve onunla mimar olarak yeniden karşılaşmak, kuşkusuz oldukça önemli bir fırsat. Bu karşılaşmayı aynı zamanda kenti okuma ve kavrama biçimimizin bir parçası olarak yorumladığımızı düşünürsek; konuyu bireysel karşılaşmalarımız ve kentsel karşılaşmalar arasında salınarak yapabileceğimizi düşünüyorum.

HTŞ : İstanbul’un bir yapı ile bizi “karşılaştırma” biçimlerinin zenginliği karşısında kentsel mekanı yeniden düşünmek beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri . Özellikle vapur üzerinde geçirdiğiniz zaman diliminde kentsel algının her seferinde başka biçimlerde başka açılar, başka ışık değerleri ile yeniden kurulması bile “öğrenilmiş ölçek” bilgisi ile İstanbul’u anlamayı zorlaştırıyor. Park otel özelinde, kentsel mekanın yeniden kurulması adına ölü bir yapının aslında imtiyazlı özel mülkiyet olarak konumu çok itici iken , bu ölü yapının kentsel kamusal alanının kentin o noktasından fışkırması hiçbir zaman edinemeyeceği bir konumu metropol estetiği içinde yeniden kurmaya girişmesi, İstanbul’un hiç kuramadığı yapı_açık alan mütekabiliyeti (reciprocity) ni farklı bir ölçek ve algıda kurmaya kalkışması , mesela bu iskeleti çok katlı bir “kentsel park” olarak kullanmak çok heyecan verici olur bana kalırsa , kentsel kurgu içinde bir “punctum” (Barthes, Camera Lucida) olarak ...

SAK : Her şeyden önce Park Otel özel bir mülk. Terkedilmiş bir mülk. Mal sahibinin umduğu imtiyazları yeniden kazanacağı ana kadar bekleyen, uyuyan, budanmış bir feci yüksek yapı. Feci yüksek yapıyı kentsel alandan çalınmış onu sadece yüksek gelir düzeyinden insanlar için çoğaltan diğerlerinin elini boş bırakan sadece bakılan bir yapı modeli olarak tarif edebiliriz. Yüksek yapılar doğası gereği böyledir ancak tarihte yüksek yapıyı fecaatten uzaklaştırma çabaları mevcut. En üst kata eklenen herkese açık seyir terasları, zeplin durakları, içindeki lokanta berber gibi kısmi kamusal işlevlerle yüksek yapı sadece metrekareyi değil kentsel alanı da son derece ilginç bir şekilde çoğaltabilir.

Park Otel’i bir feci yüksek yapı aday adayı olarak aklımızın bir köşesinde tutarak onun terkedilmişliği üzerinden bizden çalmaya kalktığını geri çalarak yani onu işgal ederek bir anlamda kentsel mekan adına kendimizi ödeşmiş sayabiliriz. Zaten Park Otel için düşünmeye başladığımız andan itibaren yaşanacaklar kendiliğinden bizi işgale götürür. Park Otelin içine girmek, orada fotoğraf çekmek, oraya bir ek yapmak, hatta bunu önermek düpedüz işgaldir. Düşünmemiz gereken bir işgal mimarisidir. Sanatçıların üretim yapmak için kullandığı işgal evlerini düşünün... Daha büyük ölçekte aynı sorunsalla karşı karşıyayız. Bilmiyorum ama beyaz türk ve beyaz yıkımdan sonra beyaz işgal diye bir şey var mıdır ?

Park Otelin açık içine kamusal alanı almakla ilgili iki önemli problem var. Birincisi Park Otelin budanmış fiziksel yapısının tarif ettiği mekansal değerlerin önemli bir kısmı terkedilmişlikten, geniş boş mekanlardan, yarım kalmışlıktan, öyle olmak için tasarlanmamışlıktan geliyor. Benzer şeyleri Hasanpaşa gazhanesi, Silahtarağa, Komondo Han, Salıpazarı Dokları vs. için de söyleyebiliriz. Kamusal alan Park Oteli işgal edince bu değerlerin önemli bir kısmı kendiliğinden yitecek. Bu yokoluşa karşı koyulamaz. Ancak yapı dolaşıma açıldıktan sonra yokolmayacak, yaşamaya devam edecek içkin değerleri kuvvetlendiren bir mimari müdahele dili yakalamak gerekiyor. Yani problem müdahelenin kendinden kaynaklanıyor.

İkinci problem müdahelenin şeklinde. Kaçınılması gereken işgal mimarisinin feci yüksek yapı diliyle örtüşmesi. Kamusal alanı Park Otelin içine alınca oluşacak mimari dil kesinlikle benzer ölçekli kamusal yapılar olan kapalı-açık alışveriş merkezlerinin dili olmamalı. Karşı çıktığı şeye dönüşmemeli.Park Otelin kamuya açılması
bariz bir fikir. O yüzden de çok kuvvetli. Ancak sorunun bize düşen parçası bunun nasıl bir mimariyle yapılması gerektiği.

BD : Park otel ile benim yeniden karşılaşmamda, yapı iskeleti olarak tasarımı tamamlanmamış, örgütlenmemiş boşlukları ile durma hali, kentle ve kentli ile ilişki biçimleri adına barındırdığı potansiyeller düşününce farklı tamamlama biçimlerine de açık. Ben burada iki noktayı kendi açımdan değerlendirmek istiyorum. Bunlardan birincisi Hakan’nın vurguladığı kentsel kurgu içindeki yeri konusu, ikincisi de Saitali’nin sorusuna karşılık gelen bunun nasıl bir mimari müdehale olacağı ile ilgili.

Park otelin içinde bulunduğu bağlamın, kentin en yoğun ve en önemli kamusal boşluklarından biri olan taksim meydanı ile ilişki kurması, bu anlamda bu kentsel boşluktaki hareketleri oluşturan, çevrede başka boşlukların varlığı ( istiklal caddesi, gezi park gibi ), bu boşlukların devamında Gümüşsuyu ve bu bölgenin deniz yüzü olan Kabataş’la kurulan coğrafi ilişki ile yapının bağlamsal olarak kilit bir noktada durduğunu, ve durduğu bu noktanın , konut dokusu ile çevrelenmesinden kaynaklanan zor ilişkiler doğurduğunu söyleyebiliriz. Benim yorumum, yapının örgütlenmemiş boşluklarının , kentin kendi içinde ürettiği ve kullandığı kamusal boşluklarının bir parçası olacak biçimde ona eklenmesi ve bir kent peysajının bir parçası haline dönüştürülmesi…Böylece özel mülkiyet nedeniyle önce oluşturulmuş, sonra da yalıtılmış bu boşluk yeniden yorumlanabilir olabilecektir.

Bu noktada belki Hakan’nın kent parkı yorumunu biraz daha ilerletecek, saitali’nin nasıl sorusuna yanıt oluşturacak yaklaşımımdaki tavrı ifade etmek istiyorum. Kent içindeki kamusal boşluklara, özellikle de taksim meydanı gibi örgütleyici bir unsurdan bağımsız olarak kendini sürekli yeniden örgütleyen ilişki biçimleri barındıran kent boşluklarına baktığımda kendi kendime şunu soruyorum; bu tür boşluklarda nasıl bir tasarlama eylemi olmalı ki yapılanlar, denetleyici, tariflenmiş örgütlenme biçimlerini mekana ve kullanıcılara dayatmasın ?

Karşılaştığım durumlara baktığımda mimarların genelde iki tür eğilime kapıldıklarını görüyorum. Ya eylemsizlik hali, farkındalık halinin ‘hiçbirşey yapmamalıyız’ dürtüsüne dönüştüğü hal ya da esnek, modüler, farklı durumlara uyarlanabilir tasarımlar üretmek. İkincisi mesleki ezber olsa gerek, esnek ve uyarlanabilir tasarımlar olmak adına ( niteliğine de bağlı olarak), kendi tuzağına düşerek fazla dayatmacı olabilmektedir. Bu noktaları da göz önünde bulundurarak Park otel karşılaşmasında, eylemleri organize edecek araçlardan çok, kentsel boşluklar ve yapısal boşluklar arasındaki olası ilişkilerin, olasılıklarını ve potansiyellerini arttırarak yeni karşılaşma durumları yaratacak katalizörlerin tasarlanması meselesi üzerine düşünmeye çalışıyorum. Bu katalizörleri, boşlukları birbirine bağlayan protezler, biribirine bağlanamayan boşlukları bağlayacak köprüler olarak boşlukların kesişimlerine eklenen tasarımlar olarak görüyorum. Burada Saitali’nin tespitine de katılarak mekanların tasarlanmamış, eksiklik duygusunu mimar olarak tamamlamaktan kaçınmaya ama onun farklı tamamlanma biçimlerini yeni olanaklar dünyasına açacak tasarımlar önermeyi, mimar olarak doğru buluyorum.
Böyle bir kentsel müdehaledeki mimarın tavrı, kendini konumlandırma biçimi, ve kendi araçlarını nasıl kullandığı konusu devreye giriyor. Az önce de bahsettiğim gibi farkındalık ve üretilen söz bazen mimarı eylemsizliğe itecek kadar güçlü kılabiliyor. Ya da aynı fikirler farklı aşamalarda durabiliyor ya da farklı nitelikte sonuçlar haline gelebiliyor. Müdehale biçimindeki ‘nasıl’ kısmı bizim açımızdan en can alıcı nokta … Hepimizin düşüncelerinde ortak noktalar olsa da ‘nasıl’lar konusunda biraz farklılaşıyor muyuz ?

HTŞ : Park Otel iskeleti gibi kentsel maraziyetler söz konusu olduğunda ; kendimi her seferinde bu durumu bu tür “yara”ların iyileştirilmesi ve eski dokuya dönülmesini arzu eden birinden çok , söz konusu yarayı kentsel belleğin bir parçasına dönüştüren biri olarak görüyorum.Belki almanca köküyle traum_trauma (rüya_travma) benzeşliğini ile ; yara_nın , görülmesi gereken rüyaya yol gösterdiğini düşünüyor hatta bir imkan olarak yarayı – neredeyse - rüyanın bizzat kendisi olarak algılıyorum. Park Otel iskeleti gibi bir açık_yarayı belleğinden silmeden_de, yukarıda bahsettiğim “punctum”u üreterek metropolitan açık alan kalitesini ve degerine katkı yapmak mümkün bana göre. Metropolitan açık alan kalitesinin ve değerinin artırılması adına yapılacak müdahalede ve daha pek çok alanda da olduğu gibi aslında bu mesele , cemaat toplumu ve modern-açık toplum arasındaki temel uzlaşmazlığın kentsel yansımaları olarak karşımıza çıkıyor.

Bu anlamda , kenti olabildiğince “ruhun mekandaki sürekliliği” olarak gören ve flaneur_lük (açık alan haytalığı) ile beslenen birey toplumunun temel mekan politiği ile kentsel açık alanı canlandırmak konusunda basireti bağlı cemaatin mekansal ifadesi arasındaki temel uzlaşmazlıktan kaynaklandığını söylemek gerekir. Aynı şehrin duvarlarındaki feci yazı_çizi olarak algılanan grafittinin, metropolün tadı tuzu olmaya başlaması ve metropolitan bir ifadeye dönüşmesi gibi uzlaşmayı yaratmanın yollarından biri olarak “yarasını rüyası yapan” ölçeği delip geçeni “kamusal” kılan bir müdahale bana değerli geliyor. Ancak bu bir işgal mimarisi olarak yorumlandığında naif ve mimarlık edimine ihanet eden bir kimliğe bürünüyor, metropoldeki süreklilik iddiasını yitiriyor. Sanki, daha çok bir konsensüs ile sivil insiyatif refleksleri, bienaller ve projelendirilmiş kentsel müdahaleler ile hayata geçirilmesi gerekir gibi geliyor bana.

SAK : Park Otel kime ait? Kamuya değil. Mal sahibi ile anlaşarak içine mesela bir bienal yerleştirmek mümkün mü ? Mümkünse konsensüs-uzlaşı yolu açılır ve şu halden olası hale yumuşak bir geçiş sağlanır şüphesiz. Ancak ,Park Otel’in toplumsal bellekte yaşananların kolayca sindirilebileceği masum bir yere sahip olduğunu düşünmüyorum. Düpedüz bir ahlaksızlık “benim memurum işini bilir” dönemi abidesi. Kontrolsüz kapitalin bastırışına bir tepki olarak budanmış yarım kalmış ve yatırım sahibinin inadım inat tavrıyla terkedilmiş bir kentsel bellek parçası. Yapılacak müdahele yaşanan travmaları göz ardı edebilir mi? Burada olası bir müdaheleyi tasarlıyoruz. Halihazır vaziyeti, özellikle mülkiyet sorunlarını da mı tasarlayıp muhtemel son ürüne uyduracağız ? Öneri hemen şimdi gidip yapılabilecek bir enerjiye sahip olmalı. Uzlaşı projesi önerisi için mimara mal sahibi ile görüşmek konsensüs yollarını yoklamak düşer. Çok da iyi bir şey olur. En azından kültürel mekanda böyle bir imkan zihinlere düşüp yol almaya başlar. Kendinde gerçekleşir. Öte yandan ben kentsel bellek adına böylesi olumlu, kucaklayıcı ve affedici bir tavrı vakitsiz buluyorum. Park Otelin temsil ettiği şeye cevabi bir eylem olarak budama yeterli değil bence. Kamu kendinden çalınanı gerektiğinde geri çalabilmeli. Kimse kamusal alanı boş görmesin yaşananlar tekrarlanmasın diye. İşgal burada önem kazanıyor. Bu nedenle naiflik ve ihanet kısmını anlayabilmiş değilim. Metropolün belleği ile olan ilişkisini mekanda sürdürme fırsatı veren bu tavrın nasıl bir süreksizlik yarattığını da kavrayamadım. İşin ilginci bir dergide başkasına ait bir mal üzerinde fikir yürütmek o toplumun o anki ruhsal ve düşünsel haline bir ek teşkil edecekse, okurun içinde bir eylemlilik yaratması, çevresine karşı katılımını kışkırtması tartıştığımız mekansal yaraların gelecekte oluşmasına karşı direncimizi arttırmaz mı ? Okurun tasarıyı üçüncü kişilerin fantezisi olarak değil bizzat kendisinin de rol aldığı bir gerçeklik olarak görmesi
ve payına düşecek sorumluluktan sebep bir endişe haline girmesi projenin bir uzantısı hatta ta kendisidir kanımca.

Park Otelin kamusal mekana eklemlenmesini önermek ne kadar apaçık ortada bir durumsa bunun ancak orayı işgal ederek gerçekleşeceği de apaçık ortadadır.Ben bu duruma yakışabilecek, gerçekleşmesine katkı koyacak, benzer durumdaki kentsel bunalımların çözümüne örnek olacak, yüksek mertebede bulaşıcı bir mimarlıkla ilgileniyorum.

BD : Park otel iskeleti, gündelik yaşamda, kapısından merak edilip içeri bakılmak istendiğinde bile olumsuz karşılık alınan bir yer olarak, o kamudan çalınmışlık duygusunu oldukça şiddetle yüzünüze çarpan bir karşılaşma yaratmakta. Saitali’nin ifade ettiği mimarlık, kamusal bilinci, sosyal bir dirence ve kamusal kullanımlara dönüştürebilecek araçlar sunan bir mimarlık anladığım kadarı ile…Bence bu noktada değerlendirmeyi kritikleştiren bir durum oluşuyor.Örneğin Hakan’nın sivil insiyatifler ya da sanatçı girişimleri gibi yaklaşımların zaten kendiliğinden olan biraz da çaresizlikler nedeniyle bir yol olarak mimarın aracılığına, ya da onun araçlarına gerek duyulmadan kurulan bir ilişki. Bu noktada Saitali’nin önerdiği durumun içinde mimarın var olma biçiminin bir katkısı var bence. Kendi, tasarımsal araçlarla, kamusal alana bir olanak yaratmaktan bahsediyor. Bu noktada bahsedilen o kamusal işgal mimarlığını oluşturacak olan kamusal aktörler, onların kullnacağı araçlar ve aktör-araç etkileşimine yönelik süreci konuşmakta fayda olacağını düşünüyorum. Burada da ‘nasıl’ sorusuna aslında tekrar geri dönüyoruz. Buradaki durumu benim açımdan heyecanlı hale getiren sey, toplumdaki diğer aktörlerin araçları , yöntemlerinden farklı, bizim kendi bilgi alanımızdan üretterek, bu alanla ilişki kurmamızı sağlayacak yollar…

Ve bunun tasarımsal imkanları…Bunu üretemediğimiz durumlarda burada bu konuyu tartışmamızın pek bir anlamı olmayacağını düşünüyorum.

HTŞ : Açıkçası ; Park Otel’in işgal edilmesi ve buna işgal mimarisi adı konması benim açımdan 'abesle iştigal' den başka birşey değil. Bu arsa ve söz konusu iskeletin yeniden kente katılması meselesi gibi bir “ağır mesele” aslında kentin doğal kan dolaşımının kendine öngörünümde yer ve hayat bulması imkanıdır ama bu sorunu
çözecek olan yine mimarlık edimi olmalıdır , işgal değil. Bana İstanbul otelleri ile ilgili bir dosyada kent ütopyaları çerçevesinde Park Otel’den bahsedelim dendiğinde aklıma gelen yapının muhtemel geleceğinden nasıl kurtarılabileceği (?) Apaçık ki , Park Otel’in boğaza bakan teraslarının , arap şeyhlerinin penthouse’ları yerine bir modern kent müzesinin rampalarla birbirlerine bağlanmış balkonları olarak görmeyi tercih ederim. Gece kitaplığı çalışan modern bir metropol yapısınının ışığını vapurdan görmek bir düş için fazla olmasa gerek.

Peki , nasıl ? Park Otel üzerine düşünürken temel hareket noktamın bir ready-made (hazır-yapıt) estetiği olduğunu farkediyorum. Aslında bu iskelet gümüşsuyu caddesi kotundan asansörle terasına ulaşılan bir “kentsel çatı parkı” olmaktan başka bir şeye ihityaç duymuyor belki de . Öngörünümde büyük teraslar olarak bırakılmış balkonlarında buluşanlar gün boyu bu terasları kullanabilirler , hemen arkasındaki salonda “Situationist International” sergisini görebilir, hemen arkasından da zeminde “Introduction to a Critique of Urban Geography” başlıklı Guy Debord hakkında bir konferansa iştirak edebilir, günün sonunda zemindeki sinematek salonunda “Jules et Jim” i seyredebilirler.

Kentsel programın İstanbul’un halihazır yapılarını kentsel “dérive”(*)ın doğal uzantılarına dönüştürmesi ve bunu mimarlık yoluyla yapması gereklidir. Mimarlık deyince aklına otel ve alışveriş merkezi gelen mevcut panoramanıın içine düşük bütçeli brut ve ucuz metropolitan yapılar sokmak belki de yapılabilecek en iyi şeydir.

(*) dérive : Situationist İnternasyonel metninde Guy Debord’un kentsel gereklilik olarak vurguladığı ve kentsel mekanda deneysel bir gezinmenin sürekliliğine verdiği önemi vurgulayan kavram.

SAK : İşgal bir mimarlık edimidir. Hafif değildir. Hatta o kadar ağırdır ki, Türkiye’ nin düşünce ve sanat camiasında yapıldığı görülmemiştir. Devlet malı işgal edilir ama özel mülk asla. Hakan’ ın işgalden ne anladığını anlamıyorum ama Park Otel ‘in yanına bize kimse engel olmadan bir asansör yapmayı başarırsak buna da işgal denir.
Yapılacak müdahele ise basit. Girişe bir masa açılır. Park Otelden faydalanmak isteyen ressam, yazar, sanatçı gibi serbest radikaller sıraya girer. İsteklerini belirtirler. İsteklerine uygun “Zome” lar, “BuckyBall” lar, “tensgridom” lar, rampa ve “bungy-ven”ler verilir. Onlar da kafalarına göre takılırlar. İsteyen “Jules et Jim” seyreder, isteyen “Kill Barby” partileri düzenler. Kent gibi. Constant’ ın Babil’i gibi.
Park Otel’ in terkedilmiş strüktürü, yapısal kurgusu diyelim, sosyal bir kurguya, social-fiction diyelim, altlık olur ve onu taşır. Tüm bunlar mülkiyet haklarına rağmen yapılır. Davalar açılır. Kamu, kamu önünde yargılanır ve yeni vicdani eşikler yeniden kurgulanır.

BD : Park otel’e ilişkin sonuçta öngördüğümüz imajların ortak, ardındaki yolların ve bakış açılarının farklı oluyor olması, bence dikkate değer birkaç noktayı tekrar gündeme getiriyor. Mimar olarak oradaki kentsel durumlara ait düşündüğümüz, ürettiğimiz imajlar ile onları oluşturacak ‘süreç’ arasında ‘nasıl’ sorusuna verdiğimiz yanıtlara bağlı olarak, durumların öngördüğümüzden ‘farklı’ noktalara taşınmasına olanak sağlayabiliriz. Aşina olunan bildik sonuç durumlara, görüntülere yönelik tasarım yapan mimar kimliği ile konuya yaklaşmadığımız , önümüzde duran konuyu oradaki yaşantıyı kuracak süreçlerin tasarımı olarak algıladığımız göz önünde bulundurulursa, tartışmalarımız, kaçınılmaz olarak yeniden ‘süreç’lere odaklanacak. İçimizde süreç tasarımını en açık ifade eden de sanırım Saitali oldu. Kendi süreçlerimizin belirleyiciliğinde oluşacak olasılıkları değerlendirirken, üçümüzün süreç tasarımlarının da bu çerçevede farklılaşacağını, buradaki öngördüğümüz yaşantıyı farklı yollarla kuracağımızı düşünüyorum. Park otel ile mimar olarak karşılaşmamıza, bu konuşma aracılığı ile başlangıç yaparken, başka bir platforma taşıyabileceğimiz bir eşiğe de ulaştık zannediyorum.

Thursday, August 31, 2006

Pacific Pyramid @ Venice





After the installation “Pacific Pyramid. Ideas on architecture and geopolitics for the Ryugyong Hotel” held last May at the Triennale in Milan, in September Domus will be at the Venice Biennale with “Fiction Pyongyang.” With a dense sequence of images, “Pacific Pyramid” described the results of the call for ideas launched in June 2005 by Domus along with the Faculty of Architecture and Society at Milan Polytechnic regarding the reuse of this 330-metre-high pyramid in pre-compressed reinforced concrete (see Domus no. 882/2005).

“Fiction Pyongyang”, on the other hand, will recount Pyongyang’s urban-planning projects and offer a glimpse of daily life in the impenetrable North Korean capital. On the same subject see also Domus no. 884/2005 and Domus no. 893/2006.

10.9.2006 - 19.11.2006
Fiction Pyongyang
Biennale di Venezia
Giardini di Castello, Padiglione Italia

Saturday, July 15, 2006

Sine Aqua Nun


Sine Aqua Nun (210x297 mm) Hakan Tuzun Sengun © 2006

Tuesday, June 06, 2006

Domus 893 June 2006



Cover :
Pyongyang Zeppelinized by Hakan Tuzun Sengun.

Graphically elaborated by Domus

Sunday, May 07, 2006

Zeplin ve Ölü Bir Piramit





Gülin Şenol: Kuzey Kore’deki Ryugyong Hotel için hazırladığınız sunumu, yarışmaya katılma sürecinizi ve yarışmaya hazırlanırken neleri göz önünde bulundurduğunuzu açıklayabilir misiniz ?

Hakan Tüzün Şengün: Domus’un dünyanın çok fazla bilinmeyen bir coğrafyasında (en azından benim için) büyük ölçüde ölü bir nesne-yapı olan Ryugyong Oteli'nin kente kazandırılması için açtığı “fikirler buluşması” her açıdan ilgi çekiciydi, özellikle konunun ele alınışı ile sağladığı özgürleştirici tavır çok cazipti. “Fikirler için bir çağrı” adının hakkını verecek biçimde bir “fikirler buluşması” ve yarışmalı bir sergi katılımı olarak gözüktü bana. Neler göz önünde bulundurduğumu söze dökmek zor olsa da, sanırım kısaca şunu söyleyebilirim : Öncelikle, Ryugyong gerek kent içindeki duruşu ve ölçeği itibarı ile gerekse kendi pratik gerçeğine ve programına hizmet etmekten çok kente hizmet eden bir yapı olması ile kentin odağında duruyor. Diğer yandan kentsel bellek içindeki varlığını bir otel yapısı olarak tasarlanmış olması ile tanımlıyor . Bu noktada benim tercihim , Pyongyang içindeki böyle yüksek bir piramidal yapının “yerden çok göğe ait olan yapısını vurgulamak” oldu denilebilir. Yapı zeplin figürünün retro-modern ifadesi ile Pyongyang ın “dünyanın ortak bahçesine ait olmak” (*) ile ilgili düşünü ifade ediyor ve Ryugyong’a yaklaşan zeplin işlevli bir asterisk*e dönüşüyor. Bu öneri aslında yapının kendi işlevini ‘yeniden’ üretirken bir kişilik sorunu yaşamadan yeni bir duruma soyunması meselesini çözmeye çalışıyor büyük ölçüde. Sadece “göğe ait bir yapıya” (zepline) bağlanan Ryugyong oluyor aslında . Zeplinin yapıya hizmet sunan bir mediateque veya büyük forumların düzenlendiği bir oditorium olarak düzenlenmesinin veya turistik bir işlev kazanmasının, bizzat orada var olmasından daha önemli olmadığı bir durum çıkıyor zeplinin işlevi kente yaptığı katkıyı değiştirmiyor, onun önüne geçmiyor gücünü ölçeğinden ve ortak bilinçaltına verdiği mesajdan alıyor.

(*) Dünyanın ortak bahçesine ait olmak’ fikri Çetin Altan’ın bir konuşmasında vardı sanırım yani Picasso’nun, Borges’in, Bach’ın, Zweig’ın, Beuys’un, Bresson’un, Wong Kar Wai’nin, Sheakspeare’in, Wittgenstein’ın, Tao’nun vb. yapıp etmelerinin toplandığı kimlikler üstü bir alana hizmet etme fikrini anlatıyordu.

GŞ: Kent içerisinde işlevini yitirmiş ya da varsayılan işlevini hiçbir zaman yerine getirememiş kentsel mekanların ya da mimarlık ürünlerinin tekrar işlevlendirilmesinde sizce ne gibi kriterler önemsenmelidir ?

HTŞ: Bu tip meseleler ile ilgili bir kriter ya da reçete olabileceği duygusunu hiç taşımıyorum. Aksine bana sorarsanız, bütün tasarım problemleri bütünüyle bağlamsal olup, gerçek ve biricik varlıklarını ancak bir "sıfır noktası"ndan yola çıkarak kurabilirler. Bu açıdan bakınca , iyi bir tasarımın - bütünüyle Ockham’ın Ustrası prensibinde olduğu gibi- ontolojik bir tasarruf ilkesine bağlı kalarak o dünyayı kurmak için yeterli olan nesnelerin fazlasını tasarımının dışında bırakan ve söz konusu durumun zaman ve mekan ile ilgili bütün bağlarını yeniden kuran bir durum olduğunu düşünüyorum. Mimarlık alanı söz konusu olduğunda her tür kentsel projenin tek yapı ölçeğinden olabildiğince çıkabilmesi ve kentsel bağlama bir ek olarak düşünülmesi gerekli kanımca. Bu da "fikir buluşmaları"nı ya da genel geçer bir şekilde söylersek "yarışma" aracını gündeme getiriyor. Güçlü önerilerin ancak böyle bir zenginlik içinden çıkmaları söz konusu. “Fikir buluşmaları”nın güçlü öneriler çıkaramamaya başladığı durumlarda ise bizzat “yarışma kurumu hakkında bir fikir buluşması” çağrısı yapmak gerekebilir _ belki (?)

GŞ: “Ryugyong Hotel” gibi kentin her yerinden algılanabilen ve kentin simgelerinden biri olan bir yapının bir zeplinle vurgulanması ilginç bir yöntem. Örneğin Annibale Di Muro’nun piramit için hazırladığı sunum kanımca yapıyı daha az görünür kılmayı, kentin içerisinde biraz daha eritmeyi edimliyor. Öte yandan sizin “Zeppelinized” projeniz, Martin Kim’in “Tower of 30.000 Steps”i ve Marsico’nun “Pix Tower”ı piramidi can alıcı yerinden tepe noktasından yakalamış. Özellikle “Zeppelinized” görünüşüyle piramidi atıl ve boş bir bina olmaktan çıkarıp aksine tehlike barındırabilen, insanlara heyecan veren bir unsur haline getiriyor. Bu piramitle bir zeplini entegre ederken neleri amaçladınız ?

HTŞ: Zeplin, post-apokaliptik (kıyamet sonrası, disutopik) bir imgeyi çağrıştırıyor insanların gökyüzünde durmaya/yerleşmeye niyetlendikleri çağa göndermeler yapıyor ve dönemin yeni araçlarının hazin sonlarını (Titanic, Hindenburg gibi) akla getiriyor . En çok da meşhur New York kartpostallarında 1930’larda Empire State’e yaklaşırken çekilmiş zeplin fotoğrafları gibi güçlü bir retro-modern figür oluşturuyor. Koolhaas’ın bahsettiği Manhattanizm’i müjdeliyor! Kent silüetinde küçük sayılabilecek bir müdahele ile güçlü bir etki yaratarak kasabaya yeni gelmiş yabancı figürünün hem parçalayıcı, hem bütünleştirici etkisini yaratıyor bence . (bkz. Dogville). Ryugyong gibi üç ayaklı piramidal bir gökdelen ile ciddi bir gerilim yaşayan bir ‘yapı’ olarak ona eklemleniyor. Onu hem hafifletiyor, hem ağırlaştırıyor. Kente yeniden güçlü bir modernlik istenci (iradesi) ve dünyanın ortak bahçesine ait olma isteği getiriyor , diye düşünüyorum.



GŞ: İstanbul içerisinde atıl gördüğünüz ve sizce yeniden işlevlendirilmesi gerekliliği olan alanlar var mı? Bunun dışında kent yönetiminin hataları ya da legal olmayan yöntemler sonucunda kentte bulunan ancak varlığını işlevsel olarak süredüremeyen Park Otel gibi yapılar ve bunların akıbeti hakkında ne düşünüyorsunuz ?

HTŞ: Bu konu bana fazla karışık görünüyor bir yanı ile , İstanbul gibi çok yüklü bir yapı stoğu olan bir kentte hangi önceliklerle hangi yapıları, hangi işlevlerle yeniden donatmak nasıl mümkün olur ? Burada ciddi bir öncelik sorunu var sanırım , fakat bir şekilde işi bunlar için düşünmek ve proje üretmek olan, yetişmiş kişilere fikirlerini sormakla başlamak, bu tür fikir buluşmaları sergiler ve yayınlar yapmak iyi bir fikir olabilir.Park Otel gibi, kentin yara ve berelerini tespit eden, farkında olan, onları kentin kendi doğal programı içine kente entegre etmeyi düşünen/planlayan bir sosyal yapı veya refleks gerekli. Bu yapı ve programın kendiliğindenliği olmadan kollektif bir durum üretmek bana çok zor görünüyor. Özellikle uluslararası düzeyde Europan yarışmaları gibi düşünme/dönüştürme araçları kullanarak ve Avrupa kent standartlarını mikro ölçeklerde uygulayarak küçük ölçekli aşılar yapılabilir diye düşünüyorum. Ve mesela ben sonuçta dönüp dolaşıp şunu soruyorum; Park Otel mi daha büyük bir yara yoksa bir otobüs meydanı olarak varlığını işlevsel olarak sürdüremeyen Taksim Meydanı mı (?) veya bir “misafir odası” (!) işlevsizliğinde düzenlenen İstiklal Caddesi mi (?) hatta park adını üzerindeki ağaçlardan alan ama bir türlü gerçek bir kentsel park programı üretemeyen Gezi Parkı mı daha işlevsiz ?

http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=6971


Saturday, May 06, 2006

Modernlik de_ne ?

Aklımdaki sorularla ilgili kafa açıcı bazı cevapları genellikle o durumun çok dışından gelme içeriklere borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Kimi zaman Dubuffet sergisinde bir çocuğun annesine sorduğu " güzel mi bu ? " sorusu kimi zaman da sabaha karşı bir Freud belgeseli sayesinde günün en önemli dersini aldığım oldu.

Bu yazı üzerine düşünürken benzeri bir durum, Mısırlı Ahmet’in Percussions albümü vesilesi ile Roll dergisine verdiği röportajda okuduğum aşağıdaki şu satırlar ile gerçekleşti :

[...] Belli sınırlar içinde çalınan bir sazın imkanlarını deniyorsunuz. Yeni bir şey yaratmak için, mevcut kalıpları da bozmanız gerek ?

Bozmak değil aslında.Tarihten aldıkları birikimle ayakta duran insanların içinden çıkıp, karşılarına geçip onları görmek meselesi. Kendin gibi olursan onları görebilirsin. Ben ona çalıştım. Her insan kendine göre algılar. Her insanın işine bakışı kendine göre değişir. Tecrübe edilmemiş şeylerle dolu bir hayat yaşamak gerekir, kaderi değiştirmek için. Ezberledikçe kendini tüketmeye başladığını hissettiğin anlar olur
[...]
[ Roll, Ocak 2006 , s.42 ]


Bu zor sorunun ve cevabının yeni olanı biricik olan ile, geleneği birey ile karşı karşıya koyarak birkaç cümle içinde ifade ettikleri bana çok önemli görünüyor. Ancak, en çarpıcı kısmı benim kafamı kurcalayan “modernlik ne işe yarar ?” sorusunun cevabına ilişkin verdiği harika ipucu : Tecrübe edilmemiş şeylerle dolu bir hayat yaşamak gerekir, kaderi değiştirmek için !

İnsan varlığından başka herhangi bir yeryüzü canlısının hiçbir zaman derdi değil aslında tecrübe ettiklerini yeri geldiğinde ideali olan herhangi başka bir durum için terk etmek ve yeni olana doğru yol almak. Geleneğin içinden süzülerek gelen konvansiyonel bilgiyi bırakıp bütünüyle bir başka gerçeklik merakının sularına atılmak. Neden ? Kaderi değiştirmek için !


Bu anlamda, insan varlığının ontolojik bir çaresizlik içinde özgürlüğüne yönelmiş olduğu görünüyor. Aynı Yves Klein gibi kendini boşluğa doğru bırakmak ve ayaklarının yerden kesildiği o an için yaşamak , o an için’de yaşamak istiyor ve Nietzsche uçurumları sevenlere kanat tavsiye ediyor. [1]


Resim 1
Leap into The Void , Yves Klein ,1960
Silver gelatin print 350 x 270mm

Belirli sınırlar içerisinde çalınan bir sazın imkanlarını geliştirmek ve onun güçlü geleneği karşısında duracak ‘kendi gibi olan’ güçlü bir “yeni” üretmek, modern olanın genetiği bu। Olabildiğince kendi olmak için tekinsiz bir “içe bakış” sürecinin doğal sonucu olarak ortaya çıkan bir “konvansiyon kırılması” ile bizi modern olana götürüyor.

Gündelik bilinçli hayatımızın oyunu bol çocukluk zamanlarımızda bu aydınlık ama tekinsiz yırtılmaların daha bol olduğunu hatta bilinçdışı içeriğimize olan ilgimiz azaldıkça olgunlaşan, aktüel hayatımızın garabetini görmekte güçlük çektiğimizi söyleyebiliriz। Böylelikle, kumsalı örten kaldırım taşlarına [2] katlanmaya hatta bizzat onlardan biri olmaya başlarız.


Resim 2
Gündelik bilinçli hayatımızın yırtılması
ideogram : Hakan Tuzun Sengun

Mimarlık alanında da modernlik istencinin böyle oyunsever anlara yönelmişliklerden kaynaklandığını düşünürsek, hayatımızın değerini, toplumsal bir varlık olarak nerede durduğumuzu, insan neden sanat üretiyor (?) mimarlık ne (?) gibi soruların hali_hazır cevaplarını yeni’den vermeye/üretmeye başlayabiliriz.



Resim 3
Peter Eisenman ve Kadir Topbaş
UIA kongresinde


Resim 4
Üstte Eisenman - Holocaust Memorial , Berlin
Altta ‘yeni’ Beyoğlu İstiklal Caddesi

Franchising (!) Modernlik ?

Bu olağan ve kendiliğinden gelişen, kendi bilinçdışı içeriğimizle güçlü biçimde beslenemediğimiz durumlarda ise “öğrenilmiş yeniliği” ithal ederek bir pseudo-modernlik kurma tehlikesi her zaman mevcut. Marshall Berman’ın bahsettiği biçimde dünyanın dört bir yanında paylaşılan hayati bir deneyim tarzı olarak modernlik, aynı zamanda katı olan herşeyin buharlaşıp gittiği bir evrenin parçası olmayı da gerekli kılıyor. [3] fakat bahçe duvarları olan gökdelenler dikmeye kalkışarak bu yıkıcı-yapımın ve modernliğin gerçek araçlarına vakıf olamayan toplumlar ise “franchising modernlik” modelleri ile gerçek ihtiyaçlarından kaynaklanmayan bir modern sahne kurmaya niyet ettikleri an’da tökezleyip çamura batıyorlar ve bize de mimarlık paradigması kayarken kara deliklere doğru bakıp bir dilek tutmak kalıyor : Team 10 ! [4]



Resim 5
Team 10 in Spoleto, Italy, 1976.


NOTLAR :

1. F. Nietzsche’nin aforizması : Uçurumları sevenlerin kanatları olmalı !
2. “Kaldırım taşlarının altında sahil var!” (sous les paves la plage) 60’larda situationist (durumcu)lerin meşhur mottosu idi.
3. Marshall Berman’ın tam adı “All That Solid Melts İnto Air : The Experince of Modernity”
4. bkz. http://www.team10online.org

http://www.arkitera.com/article.php?action=displayArticle&ID=102




Drinking Like a Fish

Friday, May 05, 2006

Yıldızlar ve Kara Delikler *



Marcel Duchamp’ın 1917’de New York’ta Müstakiller Salonu’nda (Salon des Indépendants) ilk kez açılan ve kendisininde jürisi olduğu bir yarışmalı sergiye – reddedileceğini bilerek – gönderdiği R. Mutt imzalı pisuar, üzerinden çok zaman geçmeden yirminci yüzyıl sanatının kült nesnelerinden birine dönüşmüştür. Bir sıhhi tesisat firması tarafından yüzlercesi üretilen endüstriyel bir ‘hazır–nesne’nin ‘seçilerek’ içine konulduğu bağlam onu döneminin en önemli avangard provakasyonu yapmıştır.

Yüzyıl başında bir pisuarın Çeşme (Fountain) adı altında ters çevirilerek içine yerleştirildiği ‘bağlam’ sanat ve zanaat arasındaki uçurumun giderek açıldığı, plastik sanatların konvansiyonel araçlarının giderek akıl kurcaladığı bir bağlamdır ve sanki Benjamin’in “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı” (1) adlı makalesinde ortaya koyduğu ‘aura’nın kaybı meselesi ile ‘yeniden üretilebilen’ sanat yapıtının ontolojik sorunlarının altını çizer niteliktedir. Duchamp’ın hazır–yapıtı belki de gücünü, seri biçimde (el değmeden) üretilen ve belli bir amaç için tasarlanmış endüstriyel nesne üzerindeki geleneksel imzadan alır.

Tekniğin olanakları ile yeniden üretilebilen bir sanat yapıtı olarak mimarlık ürünü her fırsatta yaratıcısının ‘auteur’ nitelikleri ile yıldızlaşmış ve bir hizmet alanı olarak varlığını asla - Benjamin'in deyişi ile - ‘auralı sanat’tan aşağı görmek istememiş ve üretilen mimarlığın tek elden çıkma , auteur nitelikleri günümüze değin gündemden hiç düşmemiştir. Mimarlık alanındaki ‘yıldız sistemi’ büyük ölçüde bu auteur geleneğin bir parçası hatta ta kendisidir. Kendine özgü bir dünya kurarak hareket eden mimarın yıldızlaşmasınındaki en büyük etken, belki de bu kendine özgü olanı kurma çabası ve mimarlık bilgisini kişisel bir paradigma üzerinden yeniden okuma/kurma gayretidir.

Geç 19. yüzyıldan başlayarak, denilebilir ki, 20. yüzyıl mimarlık tarihi, büyük ölçüde mimarın bireysel ve kollektif biçimde gerçekleşen ‘yeni dil’ araştırmacılığı üzerine kuruludur. Ancak söz konusu yıldız sistemi Duchamp’ın bu yüzyıl başında yaptığına benzer büyük sorgulamayı belki de hiç yapmamış kendi ontolojik sorunlarını kurcalayan “kara delik”lerden kaçınmıştır.

Mimarlık , ‘yer’in ve ‘zaman’ın ürettiği bağlamın/bağların içeriği çerçevesinde varoluş nedeni olan ‘program’ı biçimlendirirken, bu tasarlama sürecinde üretilen mimarlık bilgisi, her seferinde o bağlamın biricik karşılığı olmayı talep eder. Mimarlık ürünü bu süreçte gerek programı, gerekse çevresel bağlamı içinde bir kişinin özgün imzasının ve onun kendi hiyerarşilerinin kurbanı olmaktan inatla kaçarken diğer yandan konvansiyonel olana karşı mimarın aradığı “yeni”nin çekimiyle biçimlenir. Yıldızlar bu sistem içinde ‘çözüm’lerden yola çıkarken çoğunlukla gerçek ‘sorun’ları ihmal eder veya görmezden gelirler (2) çünkü zaten ‘auteur paradigma’nın özünde bu vardır. Ancak apaçık ki, kara delikleri olan bir yıldız sistemi, delikleri olmayan bir sistemden çok daha parlaktır.


(*) Arredamento Dekorasyon _ Ocak 2006